10 Aralık 2019 Salı
Böyle cennet olur mu?

Murat Yakar

Böyle cennet olur mu?

Vallaha ben de bilmiyorum olur mu? Yazının devamında bu sorunun
cevabını daha iyi anlayacağız galiba.
Yeryüzü Allah’ın insana bir emanetidir.
Bu emanetin doğal denge çerçevesinde korunması, geliştirilmesi ve imar
edilmesi ise zaruridir.

Yeryüzünü bitki örtüsü ve bütün canlılarıyla insana emanet eden Yüce
Allah ise, elbette insandan bu nimetlerden usulünce yararlanmasını ve
korumasını da istemiştir.

Dikkatinizi çekerim KO – RU – MA – SI – NI !...
Bir dikkat daha!
Ahiret gününde hesaba çekileceğimiz ağır yüklerin başında kul haklarının
yanısıra; bize emanet edilmiş canlıların hakları da gelmektedir.
Bu anlamda çevre kirliliği de başta gelen kul haklarındandır diyebilir miyiz
acaba?
Deriz elbette!
Neden denmesin ki?

Zira gelecek kuşaklar da dahil olmak üzere, insanların istifade etmesi
gereken nimetlerin yok edilmesi, bana göre kul hakkının ihlalinin önde
gelenidir. Her hak ihlali ise ahirete taşınan ve orada hesabı verilecek olan
ağır bir yüktür. Toprak, su, hava ve ateş; her canlının muhtaç olduğu temel
unsurlardır. Bunlar olmadan canlılar yaşayamaz. Bunlara verilecek zarar ve
hasarlar, hayatı bunlara bağlı olan başta insan olmak üzere, bütün
mahlukatın hakkına teceavüz demektir.

Bir ayet-i kerimede yüce Allah şöyle buyurur; “İnsanlardan
öyleleri vardır ki, iş başına gelince yeryüzünde ortalığı fesada
vermek, ekinleri tahrip edip, nesilleri bozmak için çalışır. Allah
bozgunculuğu sevmez” (Bakara - 205)

Allah’ın sanatı dengeli, kusursuz ve çok mükemmeldir. Bu dengeyi bozucu
faaliyetlerin hepsi hak ihlalidir. Yeryüzünde yaşayan mahlukat içinde
insanın dışında bu dengeyi ve nizamı bozan başka bir canlı var mıdır?
Maalesef yoktur.

Toprağın, havanın ve suyun sanayi atıkları ve şehir çöpleri yüzünden
kirlenmesi, bitki örtüsü ve denizlerin zehirlenip yok olması, insanlara
yararlı bir çok hayvan türünün giderek yok edilmesi, insanların sağlığımızı
hiçe sayarak gelip geçtikleri yollara, altında gölgelendikleri ağaçların
dibine, su kenarlarına, mahalle aralarına büyük ve küçük abdest bozması
ve buna bağlı olarak çeşitli hastalık türlerinin ortaya çıkması, ormanların
yakılarak yok edilmesi, doğal kaynakların aşırı ve bilinçsizce kullanılması,
erozyon ve çölleşmenin önlenememesi, eksoz gazı artıkları, küresel
ısınmanı artması, iklimlerin değişmesi ve nihayetinde ozon tabakasının
delinmesi…

İşte bütün bunlar; insanın, bulunduğu çevreyi atıklarla doldurup,
yaşanmaz hale getirerek bindiği dalı kesmesinden başka bir şey
değildir. Bir başka anlamda bu vaka, dolaylı olarak intiharın ta kendisidir.
Oysa çevre mevcut olan tüm değerleriyle korunması gereken bir bütün
değil midir?

Yazık!

Yüce yaratanın bütün ikazlarına rağmen, tabiat için koyduğu dengeyi
bozan insanoğlu, maalesef önce kendini kirletmiş (günah işlemiş) sonra da
çevresini mahvetmiştir. Dünyayı adeta yaşanmaz hale getirmiştir. Çevreyi
gelecek kuşakları düşünmeden hep kısa vadeli emeller için kullanıp, bu
yönde sürdürülen tahribatla, felaketi de beraberinde getirmiştir.

İnek, kendi sütüne su; arı, kendi balına şeker katmasını bilemezdi.
Bunları meydana getiren hep insanoğlunun sinsi ve kurnaz emelleridir.
O halde şunu da rahatlıkla söyleyebiliriz zannederim. Kişi, çevreyi
arındırmadan önce kendini arındırmalıdır.
Mülkiyetin esas sahibi sırayla önce ‘Allah’, sonra ‘toplum’, sonra da ‘kişi’dir.
Dinimiz İslam çevrenin güzelleştirilmesini, özellikle de yeşillendirilmesini
ibadet kapsamında değerlendirmektedir. Peygamberimiz (s.a.v) bir

hadislerinde, “Bir müslüman ağaç diker, ya da ekin ekerde, ondan; insan,
kuş veya bir hayvan yerse bütün bunlar onun için sadaka yerine geçer”
buyurmuştur. Bir başka hadislerinde ise, “Kıyametin kopacağını bilsende
elindeki fidanı dikmelisin” şeklinde buyurmuşlardır.

Ayrıca atalarımızın “Yaş kesen baş keser” vecizini de unutmamak lazım…
Lazım da… Her nedense bırakın yaş kesmeyi, insanlık bu zamanda kana
doymuyor. Kaldı ki ağaçlardan, yeşillikten bahsedelim.
Halbuki müslüman tertip-düzen ve temizliği ile kendini göstermelidir.
Giyim-kuşamında, evinde, işinde ve çevre ile olan ilişkilerinde temiz,
tertipli ve imtiyazlı olmalıdır.

Çevre duyarlılığı ve kültürü, yeşil tutkunluğu, temizlik hassasiyeti
herkesten çok müslümana yakışır oysa.
O halde biz müslümanlar tabiata, toprağa iyi muameleye mecbur değil
miyiz?

Onu bize Allah’ın bir nimeti ve emaneti olarak kabul ederek; sorumluluk
hissetmemiz gerek miyor mu?
Kaldı ki vatan ve toprak bizim kültürümüzde kutsaldır değil midir? Kutsal
olduğu gibi, biz vatanı aynı zamanda cennet olarakta nitelendiririz değil
mi?

Peki siz hiç; yeşili olmayan, pislenmiş, dağıtılmış ve dahi kuşları ötmeyen
cennet duydunuz mu?
Duymadınız değil mi?

O halde sorumluluklarımızı üzerimize alalım. Kaldı ki çevre sorunu artık
mahalli, yöresel ve bölgesel değil evrensel bir boyut kazanmıştır. Çevre
hepimize yüce Rab’bimizin bir armağanı ve hayatımızı idame ettirdiğimiz
bir yer olduğuna göre, ona zarar verenleri durdurmakta tüm insanlığın
görevi olmalıdır.

Nerede ve nasıl yaşamak isteriz?

Yeşille, toprakla dost ve kardeş olarak yaşamayı mı? Yoksa masmavi göğü
kirletip, yeşilleri kurutup, ağaçları kesip, tabii çevreyi ve ekolojik dengeyi
bozarak, hayatımızı karartmayı mı isteriz ?
Bu kararı acilen vermek durumundayız…

Hele de Anavatan’a yapacağımız şu izin döneminde. Temizlik ve trafik
başta olmak üzere bütün kurallarına neredeyse harfiyen riayat ettiğimiz
Avrupa’dan Anavatan Türkiye’ye yolculuk esnasında ve orada!...
Ya hakkaten halen anlayabilmiş değilim.

İnsan kendi vatanına girince neden bir anda öyle değişir ve kurallaraı
çiğnemeye başlar ki?
Biri bunu bana izah edebilir mi acaba?

Vesselam

22.07.2019 (Murat Yakar)

DİĞER YAZILAR

Hal böyle olunca!

Sadaka-i Cariye

Kaş yapalım derken göz çıkardılar!

Bitmeyen ninni!

O yazıya istinaden

Demiştik ya, “Aslandan kurban olmaz.” diye

Azrail’in tokmağı

İşin tılsımı!

Büyücünün parmağı

Bırakın da kendi gömleğimizi kendimiz giyelim !

Başımız sağolsun Gazikent’i kaybettik!

Bir dervişten nasihatler

Kutsal aşı

Bir türlü anlatamadım!

Bırakın dönsün dönme dolaplar!

Boş teneke çok ses çıkarırmış

40’tan bir çıkarsa...

Şaşı değil kör olmak gerek!

O meşhur tükürük

Özlemle yâd edilen Ramazanlar

Diyanet’te neler oluyor?

Demek ki Neymiş?